ÇOCUK VE RAMAZAN
İki yavrumun tuttuğu oruçları izlerken annelik hislerime yenilip duygulanıyor, gururlanıyor, kıyamıyor, şaşırıyor, seviniyorum. Velhasıl birçok duyguyu aynı anda yaşıyorum. Onların; hasretle patlayacak topu beklemelerini izliyorum. On yedi saatlik açlığın ardından iftar sofrasında iştahla soluksuz yemek yemelerini seviyorum uzaktan sessizce.
Her Ramazan dillerde zikir gibi söylenen sözdür, “Nerede o eski Ramazanlar?” Özellikle gençlik yaşını geçmiş olgunluk yaşını yaşayan büyüklerimiz dile getirir. Aslında özledikleri çocukluklarında yaşadıkları Ramazan’ın ruhudur. Çocukluğun getirdiği masumiyetle bir farzı yerine getirme telaşesidir. Mahmur gözlerle kalktığı sahurlar, annelerinin ellerinden tutarak gittikleri mukabeleler, iftara doğru güçten düşmelerine rağmen bekledikleri akşam ezanıdır.
Ebeveynler olarak bu mübarek ayda üzerimize düşen en başlıca görev gelecek nesillere bu muazzam rahmeti özümsetip, sevdirmektir. Zaten yavrusuna doğru örnek olmak için çabalayan bir kimse aynı zamanda Ramazan’ı da hakkıyla ifa etmiş olur. Bir taşla binlerce kuş…
Ben çocukken Ramazanlar kışın olurdu. Bacası tüten evler, sokakta hızlı adımlarla eve yetişmeye çalışırken ağızdan çıkan nefesin soğukla buluşunca buharlaşması, Mevlana fırınında beklenen pide kuyrukları, eve gelince dumanı üstünde mis gibi kokusuyla karşılayan tarhana çorbası, sabah gözümü açınca annemin mırıl mırıl Kur’an okuma sesi, onun verdiği eşsiz güven hissi gelir aklıma…
Sümeyye ÇULHA
DEVAMI MAAİLE DERGİ MAYIS SAYISI’NDA…


