Eşsiz bir sayı olacağına şimdiden emin olduğum, İstanbul’u anlatan bu sayıya İstanbul’un bir yarasıyla, göç kavramıyla dâhil olmak üzücü aslında. Lakin İstanbul, güzellikleriyle olduğu kadar zorluklarıyla da kabulümüzdür, her şeyiyle bizim İstanbul’umuzdur diyerek teselli oluyor ve kavramımızı incelemeye başlıyoruz.
Göç kavramı, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “ekonomik, toplumsal, siyasal sebeplerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitme işi, taşınma, hicret, muhaceret” olarak adlandırılıyor. İç göç ise “Bir ülke içerisinde, bölge, kent ve köy gibi yerleşim alanlarından, başka bir yere yerleşmek amacıyla yapılan nüfus hareketidir.” İç göçte ülkenin toplam nüfusunda bir değişiklik söz konusu olmazken, kırsal yerleşim alanlarında nüfus azalmakta, kentsel alanlarda ise nüfus artmaktadır. (1)
İstanbul, kurulduğu ilk günden beri coğrafi konumu, jeopolitik önemi, dini merkez oluşu ve buna benzer birçok sebep dolayısıyla hep göç alan, cazibesi yüksek bir şehir olmuştur. Sadece sultanların ve komutanların gözdesi olmakla da kalmamış, tüccarların, şairlerin, sanatkârların, seyyahların da ilgilerini çekmiştir. Tüm dinlerin ortak merkezi olan birkaç şehirden biridir. İç göç bağlamında baktığımızda ise Türkiye’de 1950’li yıllardan sonra köylerden kentlere doğru hızlı ve yoğun bir göç hareketi başlamıştır.
Betül TATAR TÜZÜNOL

