Ah bir bilse derya aşkı, hiç bir damlaya kanar mı?
“Söze teslimiyetle girilir dostum. Mezara girer gibi girilir söze. Yalnız ve beyazsın orada. Ve hatta meyyitsin. İradesiz, çaresiz. Tevekkülle kelimelerin hükmünü bekleyeceksin.”
Kimine bir sırdır aşk, kimine bir sırat. Kimine bir andır aşk kimine bir hayat. Özü bendedir dersin lakin kendini bilmezsin. Kendini bilsen haddini bilmezsin. Haddini bilsen derdini bilmezsin. Terk edersin darı dünyayı. Terk edersin ehli dünyayı. Dünyaya dair ne var ise terk edersin. En son ise terki terk edersin gayri. Artık terk edecek kalmayınca özüne dönersin.
Önce kurudu her tohum sonra yüreğinin bağrından bir çağlayan fışkırmaya başladı çölün,
zemzem misali. Korku ve ümit arasında koşup durdu çöl, tıpkı Hacer’in Safa ve Merve‘de koştuğu gibi. Rabbinin buldurduğu özünü kaybetmekten korktu, bu nimetle rabbine yaklaştığını ümid etti…
Yüreğinin bir deryaya dönüştüğünden habersizdi Çöl. Aslında bir zamanlar deniz olmanın verdiği cömertliği biliyordu o da. Lakin yüreğinden kopan bir damlanın onu çölleştireceğini hiç düşünmemişti?
Sıcak esen rüzgarın sayesinde silkinerek meydana çıkmaya çalıştı denizliğinden kalma bir deniz kabuğu. Kupkuruydu oysaki. Ne deniz vardı ortada ne de balık. Ama gel gör ki, iyi dayanmıştı bu deniz kabukları. Bir zamanlar deniz olduğunu yüzüne vururcasına; güneşe inat, kumlara inat, bu kavuran sıcağa inat dayanmışlardı işte.
Gerçi artık onlar, bir gazinin savaş madalyası gibiydi şimdilerde. Denizlikten çöl olmaya kat
ettiği mesafeyi acıta acıta ama asil bir gururla anlatıyordu Çöl’e. Aslında her şey çöldü şimdi.
Rukiye Cevahir KAVAK


