Bu bir içe dönüş çağrısıdır…
Bazen insan kendini yorgun hisseder. Ama bu öyle bir yorgunluktur ki, bedenin değil, ruhun yorgunudur. Kalabalıklar arasında bile yalnızdır. En lüks evlerde yaşasa da sosyal medyada binlerce kişiye görünse de içinde kendini gösterecek kimseyi bulamaz. Bu yalnızlığı gidermek için daha fazla sosyalleşmeye çalışır. Sosyal medyadan beğeniler toplamaya, dışarıda daha görünür olmaya çalışır. Kendisini, hayatını, özelini paylaşarak bu yalnızlık duygusunun gideceğini düşünür. Fakat sonu genelde hüsran olur. Çünkü mahremiyette gizli olan o huzuru kaçırmıştır. Çünkü fıtratına aykırı olanı seçmiştir.
Peki biz insanoğlu neden böyleyiz? Neden ısrarla kendimize uymayan, bize üç beden küçük gelen elbisenin içine zorla girmeye çalışıyoruz?
Çünkü fıtratımıza ters düşen bir hayata ikna olmaya çalışıyoruz. Çünkü Rabbimizin bize çizdiği “mahremiyet sınırlarını” çağdaşlık adına ihlal ettikçe, içsel güvenliğimiz sarsılıyor. Fakat bunu fark edemiyoruz. Çünkü biz sınırları aştıkça nefis devreye giriyor. Ve aşılan her sınır ne yazık ki nefsimize hoş geliyor… Artık en çok da kendimiz olmaya, Rabbimizin bize öğrettiği gibi yaşamaya, yani fıtratımıza dönmeye hasret kalıyoruz. Nefsimiz tatmin fakat ruhumuz can çekişiyor. Nefsimiz memnun lakin kalbimiz, ruhumuz… O bir mengeneye sıkışmış gibi kıvranıyor…
FITRAT, YARATILIŞ DURUŞUMUZDUR!
Fıtrat, yaratılış duruşumuzdur. İnsanı rahatlatacak olan da fıtratına uygun, kendine yakışacak, ruhunu ve kalbini rahatlatacak eylemlerde bulunmaktır. Yazının başında belirtmiştim bu yazı bir içe dönüş çağrısıdır. Bu ruhumuzun çağrısıdır. Bu, bu çağrının ilk sloganıdır; “fıtrat, yaratılış duruşumuzdur!”
Kur’an’da, Rum suresi 30. Ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurur:
“Yüzünü dosdoğru bu dine çevir! Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata (çevril). Allah’ın yaratmasında bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.”
Fıtrat; insanın yaratılışla birlikte gelen özü, ilk hali, saf hâlidir. Ve bu fıtratın içinde; iman etme eğilimi vardır. İnsan inanan bir varlıktır. İnanan ve inanmaya ihtiyaç duyan bir varlık.
İnsanın fıtratında utanma duygusu vardır. Korunma arzusu vardır. Saklanma isteği vardır. Elbette mahremiyet vardır.
İnsan doğası gereği sınır ister. Süreceğinin nereye kadar süreceğini, bir sözün nereye kadar uzanacağını, bir bedenin nerelere açılabileceğini bilmek ister. Çünkü sınır varsa huzur vardır. Sınır varsa güven vardır. En önemlisi, sınır varsa Allah’ın rızası vardır. İpek böceklerinin kendilerine yuva olarak ördükleri kozalar gibi insanoğlunun da görünmez bir kozaya ihtiyacı vardır. Nasıl ki ipekböcekleri korunmak, yenilenmek, değişmek, dönüşmek yani kendileri olmak için o kozaya ihtiyaç duyuyorsa insan da öyledir. Kendi bakir mahrem alanına ihtiyaç duyar. Her anını ortaya döken, mahremiyetten yoksun bir hayat yaşayan kişiler kozalarından dışardadır. Onlar kendi fıtratlarına uygun değil çevrenin beğenilerine ve tenkitlerine uygun bir dönüşüm geçirirler.
Hal böyle olunca kendi benliği gelişmemiş, kendini ispat edememiş, kendi doğruları olmayan bir karakter yapısına bürünürler. Bu durum ruhi doyumsuzluğu beraberinde getirir. Ve ruh doymadıkça o açlık hep başka şeylerle giderilmeye çalışılır. Ne yazık ki bu her zaman güzel şeyler de olmaz. İşte insanın kayboluşu burada başlar.
Yeniden şahlanmak, yeniden dirilmek, yeniden kendin olmak, kendini bulmak için ise içe dönmek, fıtratına uygun mahrem bir hayat yaşamak lazımdır.

