ŞEVVAL HAZAL ANDİÇ
Bazı düşünceler pat diye düşsün zihnimize, acıtsın! Gecenin bir yarısı kışın sert soğuğuna aldırmaksızın yolda yürüyen o alışılageldik roman kahramanına olduğu gibi büyükçe bir sarkaç düşsün zihnimize ve başkalaşımın düğmesine basılsın! Çapı 10 santimlik minicik bir çarkta kilometreler gidiyormuş gibi yol alan insanlar çarklardan kurtarılsın. Hayao Miyazaki’nin dediği ve çizdiği gibi bir sabah uyanalım ve her yerde parsel parsel çimenlikler bulalım! Monotonluk ve hareketsizlik son bulsun! Distopik hikâyeleri sayfaların arasından gerçek dünyaya taşırmaya çalışanlar merhamet denizlerine atılsın! Kim gücü neye yetiyorsa onu tamamlamaya koşsun ki dünyamızı hızla aşağı yuvarlandığı bu yokuşta durduralım…
“Ilık rüzgârların yüzünüzü yaladığı bir bahar gününde dışarıda yürürken telefon görüşmesi yapan ve fark etmeksizin sarp bir kayalıktan aşağı düşmek üzere olan birisine rastlasak ne yapardık?” sorusuna muhtemelen vicdan sahibi her insanın cevabı aynı olur. Koşarak o kişiyi kollarından tutup emniyetli tarafa çekme refleksini gösteririz. Yani bu davranış psikolojide de anlatıldığı üzere bir ‘güdü’dür. Kişi böyle durumlarda istemsizce çözüm bulmaya meyillidir. Peki, hâl somut bir örnek için böyle iken niçin kendimize karşı aynı aksiyonu almaktan kaçınırız?Farkında olmadan yanlarından geçip gitsek de, özelde kent yaşantılarının genelde ise modern yaşantıların sirkülasyonlarından zihnimizde düşünmek için alan açmaksızın gün sonuna varsak da tabiâtta mili saniyeler içinde gerçekleşen olaylar silsilesi bizlere çok şey öğretir.


