Bir çocuk düşünün. Küçücük elleriyle tutmaya çalıştığı bir şemsiye var elinde. Annesi ya da babası vermiş eline. Bazen rüzgârdan koruyor, bazen güneşten. Kimi zaman şiddetli bir yağmur altında annesinin yardımıyla savrulmadan tutuyor onu ve ıslanmaktan koruyor. İşte bu şemsiye herkesin üzerine konuştuğu bir şeyi temsil ediyor: mahremiyet.
Mahremiyet ne sadece örtünmek ne sadece kapıyı çalmak ne de sadece konuşulanı saklamakla sınırlı. O, insanın kendini değerli hissetmesiyle başlıyor. İnsanın kendini korumasıyla, bir alanı “benim” diyerek sahiplenmeye başlamasıyla güçleniyor. Ve işte o an, elinde bir şemsiye beliriyor: Şeffaf, kırılgan ama vazgeçilmez bir şemsiye.
O şemsiye bazen bir suskunluktur. Herkes konuşurken bir çocuğun duyduğu şeyi yutkunarak içine gömmesidir. Bazen odasının kapısını kapatmasıdır. Bazen “bu bana özel” demesidir. Bazen annesinin fotoğrafını paylaşmadan önce “Paylaşabilir miyim?” diye sormasıdır.
Ama en çok da güvende hissetmesidir.
Bugün mahremiyetin yalnızca “örtünmek” ya da “utanılacak şeylerden uzak durmak” gibi dar kalıplarla tanımlanması, onun asıl ruhunu unutturuyor bize. Oysa mahremiyet; benliğin sınırlarını tanımak, başkasının sınırına saygı göstermek ve o sınırların içini emanet duygusuyla doldurabilmektir.
Mahremiyet, emanet bilincidir. Rabbimiz bize sadece bedenimizi değil, aklımızı, ruhumuzu, duygularımızı da emanet etmiştir. Mahremiyeti korumak, bu emanetlere sahip çıkmaktır. Bedenimizi örtmek, ruhumuzu savunmak, kalbimizi kirden korumak bu bilincin uzantılarıdır. Sıklıkla “şekilcilik” denilerek küçümsenen davranışlar —tesettür gibi, edep gibi, bakışa dikkat etmek gibi— aslında insanın özüne zarar gelmesin diye konmuş koruyucu kabuklardır. Şekiller, özün kaybolmaması için birer hatırlatıcıdır. Mahremiyet bu yönüyle, “Benim kalbim temiz” cümlesiyle geçiştirilecek bir şey değil; kalbi temiz tutmak için şekliyle, diliyle, bedeniyle gösterilen bir sadakattir.
O yüzden mahremiyet, yalnızca dindarların değil; seküler, muhafazakâr, radikal ya da inançsız hiç kimsenin dışında kalamayacağı bir ihtiyaçtır. Çünkü mahremiyet, insan ilişkilerinde güvenin, düzenin ve sorumluluğun temelidir. Bu yalnızca “kişisel alan” değil, aynı zamanda “karşısındakine zarar vermeme” bilincidir. Kendini korumayı bilmek kadar başkasını incitmemeyi gözetmekle ilgilidir. İslam’ın bireyler arası ilişkilerde koyduğu tüm sınırlar —gözün haramdan sakınması, gizli konuşmaların dinlenmemesi, ifşa edilmemesi, suizandan kaçınılması— aslında toplumsal emanet şuurunu korumak içindir. Çünkü Rabbimiz, kendisiyle ilgili haklarını affedebileceğini söylerken, kul hakkı söz konusu olduğunda durur: “Bu benim değil, onun hakkı” der. İşte mahremiyet, bu sınırların farkında olarak yaşamak hem kendi kalbini hem başkalarının kalbini gözetmektir. Bu yüzden mahremiyet herkes içindir. Ve her yerdedir.
Hatice Kübra GÜNDÜZ
Devamı Maaile Dergi Ağustos Sayısında…


