Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelir Fetih.
Kavuşmaktır bana göre özlediğin yere. Farkına varmaktır içinde yetiştirdiğin kendine.
Bir nesneye baktığında olabilecek en güzel halini anlamaktır.
İçinden doğa doğa gelmektir, yolları inşa ede ede yürümektir; yaptığın her yol, attığın her adım ruhunu barındırdığın her beden bir fetih yazar.
Her kuşandığın kılıç, iyi bir sen olma adına ya seni korudu ya da senle savaştı durdu.
İnsan hep fetihler yaşayarak en zirveye ulaşır. Fetih mücadelesidir aslında doğum, annenin evlat aşkı, evladın anne hasretidir çekilen sancılar.
İnsan içinde fethetme duygusunu fethetmeseydi insanların gönlü fethedilmezdi.
Mimar Sinan kendini fethetmemiş olsaydı Selimiye olur muydu?
Sultan Ahmet Camii asırlara meydan okur muydu?
Bir tuğladan koca Selimiye çıkartmakta, taşa bakınca koca bir kubbe görmekte fetih değil de neydi?
Vuruldukça ayağa kalkan her düşmesinde fetih için çoğalan Ulubatlı Hasan! Yenilgi, yenilgi büyüyen zaferler vardır cümlesini yaşamıyor muydu?
Fatih Sultan kendi girdabında döne döne en dibe inip büyük fetihlere kapı açmak için kendi fethini yaşamıştır, “Eğer ben padişahsam emrediyorum!” cümlesi fetihlerin ilk adımı değil miydi?
Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl ve nice güzel şairler yüreğinden gelen sözü fetih yapar gibi savaşa çıkar gibi kalemle kuşanmasaydı nerden bilecekti içindeki şair ülkesini?
Keşfede keşfede her gün bir yanını fethede fethede ilerliyorlardı…
İsminden, aynadaki siretinden, damarlarındaki kandan, beyninde dönen düşünceden, fokurdayan imandan fetihlere adım atılıyordu.


